Mayıs 1993...ODTÜ…Stadyum'daki Cem Karaca konseri öncesiydi..."Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman..."
Gracias A La Vida

Ermeni müziğinin babası olarak kabul edilen Gomidas Vartabed, 1869 yılında Kütahya’da doğdu. 1 yaşında annesini, 10 yaşında babasını kaybeden Gomidas, ruhban okulunda eğitilmek üzere 12 yaşındayken Ermeni kilisesinin merkezi olan Eçmiadsin’e gider. Kısa süre içerisinde sesinin güzelliği, yeteneği ve müziğe olan sevgisiyle okulun en bilgili müzik adamı olarak, okula müzik öğretmeni olarak atanır. Ermeni müziği konusunda araştırmalar yapar ve kendisini yenileme isteğinden dolayı 1896 yılında Berlin’de eğitim almaya gider. Almanya’da önemli müzik adamlarından eğitim alan Gomidas, burada verdiği konferanslarla, konserlerle geniş çevrelerce tanınmaya başlar ve yeni kurulan Uluslararası Müzik Cemiyeti’ne öğrenci olarak kabul edilen tek kişi olur.
Ülkeye geri döndüğünde müzikle ilgili çalışmalarına hız vermeden devam eder ve gerek yakınındaki insanlar aracılığıyla gerek kendisi bizzat köy köy dolaşarak binlerce şarkının-türkünün derlemesini yapar, besteler yapar, çoksesli müzik konusunda önemli çalışmalar yapar. Bu arada sadece Ermeni müziği üzerine araştırma yapmaz, aynı zamanda Türk, Kürt, Arap, Fars, İbrani ve Balkan müziği konusunda da uzman seviyesine yükselir. O dönem Türkler arasında da büyük bir saygınlık kazanmış olan Gomidas’ın verdiği konserleri Enver ve Talat Paşa’nın da beğeniyle izlediği, Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Emin Yurdakul gibi şair ve yazarların davetlerine katıldığı, Şehzade Abdulmecit Efendi’nin kendisine büyük hayranlık beslediği ifade edilir.
Ve…Şehzade Abdulmecit Efendi’ye, Talat ve Enver Paşa’ya verdiği konserlerden sadece birkaç hafta sonra, 24 Nisan 1915’te, istanbul’daki 200’ün üzerinde tanınmış Ermeni aydın, sanatçı, doktorla birlikte tutuklanır ve Çankırı’ya doğru sürgüne gönderilir. Birilerinin devreye girmesiyle 9 Mayıs’ta İstanbul’a geri döner ancak 15 günlük süre içerisinde yaşadığı travmaları atlatamaz. Sürgüne gönderildiği 1915’ten Paris’te bir psikiyatri hastanesinde öldüğü 1935 yılına kadar geçen süre kapkaranlıktır Gomidas için…1915’ten önceki 20 yılda (özellikle Berlin’e gittikten sonraki çalışmaları) önemli çalışmalara imza atan, haklı uluslararası bir üne kavuşan, binlerce derleme, beste yapan Gomidas, sonraki 20 yılda ise ne tek bir nota yazar, ne bir şarkı söyler, ne yeni birşeyler üretebilir ne de çevresindekilerle iletişim kurar…
16 aralık Perşembe akşamı Lütfi Kırdar’da “Gomidas’a Saygı-Bu Toprağın Şarkıları” adlı etkinlik vardı. Geniş bir katılımın olduğu tamamen dolu salonda Gomidas’ın şarkıları seslendirildi. Barkovizyon görüntüleri eşliğinde hayat hikayesi anlatılan Gomidas’ın şarkılarını, İstanbul Ermeni koroları (Karasun Mangants Korosu, Lusaroviç Korosu, Shakyan Korosu, Vartanants korosu), bas, bariton, tenorlar, Aşkın Ensemble, BGST, Şevval Sam ve Aynur seslendirdi, Kemanlar, viyolalar, viyolenseller ve piyanolar ise o eşsiz müziğe ses verdiler. Şarkılar arasında bildiğimiz şarkılar, melodiler de vardı, ilk defa duyduklarımız da vardı…Ama hepsi tanıdıktı, çünkü tıpkı bizim gibi, tıpkı Gomidas gibi, onlar da bu toprağın sesiydi…
Gracias A La Vida

Bu ülkede güzel yaşlanmak niye bu kadar zor diye düşünüyordum. Gençlik yıllarında veya olgunluk dönemlerinde yaptıklarıyla, yarattıklarıyla, söylemleriyle sevgi, beğeni toplayan, hayranlık uyandıran kişiler yaşlandıkça hem ürettikleriyle hem de söylemleriyle hayalkırıklığı yaratabiliyor, sevenlerinin ağzında buruk bir tat bırakabiliyor. Kimisi iyi bir müzisyen veya şair olmanın hayatta her alanda kendisine söz hakkı verdiğini düşünerek din-siyaset-tarih gibi aslında belirli bir birikim gerektiren alanlarda mesnetsiz fikirler beyan edebiliyor (Bkz.Cem Karaca, Erkin Koray, vb) kimisi de zamanında ürettikleriyle literatüre önemli katkıda bulundukları alanlarda fikir beyan ediyor ancak iyicene uçlarda söz söylereyek ilgi çekmeye çalışıyor (Yalçın Küçük, vb.). Bu düşünceler kafamda uçuşurken, sahneden “Elimden tut, yoksa düşeceğim / yoksa bir bir yıldızlar düşecek…” dizeleriyle “Yağmur Kaçağı” okunmaya başlanmıştı. Beni yaşlanmayla ilgili bu düşüncelere iten de içinde Tilbe Saran’ın, Bülent Emin Yarar’ın olduğu bu etkinliğe koşa koşa gelmeme sebep olan da Attila İlhan’dı. Şiirleriyle geçen yüzyılın önemli bir kısmında geniş kitleleri etkileyen, hatta genç yaşında Nâzım’dan övgü alan, şiirle ilgilenen hemen herkesin bir şiirini, dizesini bildiği bir şairdir Attila İlhan. İyi ki türkçe biliyorum, anlıyorum dedirten sebeplerden biridir. Ancak son yıllarında şiirleriyle değil de tarih ve siyaset programlarıyla televizyonlarda görünüyordu. Her gördüğümde, dinlediğimde ne gerek var ki buna diye üzülüyordum…
Bir ara o ünlü şiirindeki “Pia”nın kim olduğuyla ilgili olarak Met-Üst’ün “Pia, meğer -Pakistan international Airlines- imiş” esprisine “Ancak, bir öküz bu şiiri böyle yorumlayabilirdi” çıkışı da bende bir burukluk yaratmıştı. Ece Ayhan tarafından “Sıkı şair” olarak sunulan, o dönemde bir edebiyat dergisi çıkaran biri olarak Met-Üst’ün bu şiiri gerçekten bu şekilde anlamış olması mümkün olabilir miydi?
Neyse, ben bu tür durumlarda sevdiğim kişileri sevdiğim-bildiğim halleriyle hatırlamayı tercih ediyorum, bu nedenle Attila İlhan da hep başucumda olacaktır. Bu sadece benim için değil çoğu insan için de böyledir diye düşünüyorum, çünkü o şiirler bu ülkenin ortak belleğine silinmemek üzere kaydedilmişlerdir. “Il Postino” filmindeki postacı Mario Ruoppolo şair Pablo Neruda’ya “Şiir yazana değil, ihtiyacı olana aittir” dememiş miydi(!) Uzun yıllar önce ben de ihtiyaç duyduğumda, hiç tereddütsüz (!) yanımda olan “Üçüncü Şahsın Şiiri”yle yazımı sonlandırayım…
ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ
Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım
Ne vakit Maçka'dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım
Gracias A La Vida

9 Aralık Perşembe akşamı Garajistanbul’da Pınar Selek’e destek etkinliği vardı. “Hâlâ tanığız platformu” tarafından düzenlenen ve çok sayıda sanatçı tarafından da aktif bir şekilde desteklenen “Masal Pınarı - Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez" adlı etkinliğe öğrencisinden sanatçısına katılım o kadar genişti ki Pınar’ın destekçileri salona sığmadı. Kalabalık dolayısıyla dışarıda uzun bir süre bekledikten sonra salona girebildik. Pınar’a ithafen yazılmış bir şarkı ile başlayan etkinlik, Pınar’ın röportajlarından, kitaplarından ve savunmasından alıntıların okunduğu kısa bir video gösterisi ve sanatçıların Pınar’ın masallarını okuduğu oyunla devam etti…
Pınar’ın yapılanlar, ısrarla yapılmak istenenler hakkında o kadar çok yazıldı ki; burada tekrar etmeye niyetim yok; ilginenenler Pınar Selek ile dayanışma içinde olan arkadaşları tarafından hazırlanan siteden, Bianet’ten, Amargi’den, Yıldırım Türker’in yazılarından okuyanı hayretler içinde bırakacak bırakacak bu sürecin detaylarına ulaşabilir. 12 yıllık kâbus gibi geçen bu sürece rağmen, Pınar’ın hâlâ masallar yazıyor olabilmesi, halen daha hayata olan inancını yitirmemesi, halen daha gülebilmesi; “Bu hayatı bir masal gibi yaşamak istiyorum. Tabii mutlu sonla biten bir masal” diyen Pınar’la ona isnat edilen suçun ne kadar uzak olduğunu duyuruyor tüm dünyaya. İşte bu yüzden “Hep tanığız ve hâlâ adalet bekliyoruz” diyoruz ve son sözü yine Pınar’a bırakıyoruz…Işığıyla aydınlatıyor, sözleri bizlere rehber oluyor…
“Biz gerçekten masallara inanan çocuklardık. Çünkü güzel şeylerin olabileceğine inanan bir ortamda yetiştik. Bugün beni hâlâ ayakta tutan, o zamanki ruh halim…Saflıkla, dürüstlükle devam ettiğinde mutlaka mucizelerle karşılaşıyorsun. Benim zor bir hayatım oldu ama hiç mucizesiz kalmadım.
Eğer masal duygusunu yitirirsen, sürekli gerçekliğe tosluyorsun ve çoğu zaman gerçekliğin içinde sürükleniyorsun. Sevgilerimiz, arzularımız, duygularımız tüketim makinesinin içine akıp başka şekillere bürünüyor ve bize yabancılaşıyor. Böyle yaşamaya devam edemeyiz. Mutllu olmak için, özgürlüğe, adalete alan açmalıyız. Gücümüz neye yetiyorsa, onu yaparak…Kimimiz yol açarız, kimimiz maskeleri düşürürüz, kimimiz de başka şeyler…Umutlu ya da umutsuz olmak bir şey değiştirmiyor. Emek harcayınca, güzellikler de büyüyor. İnsanlar değişiyor, çok heyecan verici özgürlük deneyimleri yaşanıyor. Sadece bunun için bile uğraşmaya değer…”
Gracias A La Vida
Evimin yakınlarında, Kartal’da, dünyanın en büyük Adalet Sarayı inşa edilmektedir. Avrupa’nın en büyük Adalet Sarayı’nın yapımı da Çağlayan’da devam etmektedir. Her iki bina da bitme aşamasında. Yani, yakın gelecekte ülke olarak Avrupa’nın ve dünyanın en büyük adalet saraylarına sahip olacağız. Diğer taraftan da,
-Hrant Dink davasında; çocuktan katil üreten muktedirlere nazire yaparcasına katilden çocuk yaratılmaktadır. Ogün Samast, çocuk mahkemesinde yargılanacak…
-Pınar Selek davasında; bilirkişi raporlarına, Pınar Selek’i suçlayan kişinin sonradan ifadenin işkence altında alındığını defalarca söylemesine ve bu kişinin beraat etmiş olmasına rağmen; Pınar Selek müebbet hapis cezasıyla karşı karşıya...
-"Hayata Dönüş" operasyonuyla ilgili davada; üzerinden geçen 10 yıla rağmen operasyona katılan komando erler dışında kimseye dava açılmadı...
-Babasıyla birlikte evinin önünde öldürülen 12 yaşında Uğur kaymaz davasında; Uğur Kaymaz’ı öldürmekle suçlanan dört polis beraat etti...
-Kemal Türkler davasında; 30 yıl önce öldürülen DİSK liderinin davası zamanaşımına uğradı...Dava 26 yıl sürdü...
Daha büyük adalet saraylarına değil, daha çok adalete ihtiyacımız var...Hrant için, Pınar için, Uğur için ve diğerleri için adalet talep ediyoruz....
Gracias A La Vida

Griple mücadele halindeyim, hastayım ve bitkinim. İnsan hasta olunca bütün diğer dertlerini-tasalarını unutuyor, hastalığın önemli olup olmadığına bakmaksızın sağlıklı günlerinin düşlerini kuruyor, sağlıklı insanlara özeniyor. Hele bir de birkaç gün sonra planladığı bir tatil programı varsa hastalık iyicene can sıkıcı olabiliyor. Artık o an tek isteği olabiliyor; hastalık nedeniyle çektiği ağrı-sızı bir an önce son bulsun, tamamen iyileşsin de ne olursa olsun. Ağrının bitmesi isteniyor ama bir taraftan da ağrı aslında vücudun savunma mekanizmasıdır. Vücudun bu kısmında problem var diye sürekli sms gönderme halidir. Ancak, bu süreklilik insanın canını sıkıyor, ne bileyim “Tamam bir kere bir sorun var dedin, sürekli de hatırlatmana gerek yok, her saat başı hatırlatsan ne olur” diye düşünmeden kendimi alamıyorum açıkçası…
Canımı sıkan bir diğer konu da modern tıp ne kadar ilerlenirse ilerlensin şu grip denen illete hâlâ çare bulunamamasıdır. Bu kadar kolay bulaşması ve yaygın olması aslında tedavisinin de kolay olması gerektiğini düşündürtüyor bir yandan. Ama yüzyıl önce sırf bu hastalıktan milyonlarca insanın ölmesi de bir taraftan ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. Derdim; birkaç günlük öksürük, ateş, eklem ağrısından yola çıkarak modern tıbba eleştiri getirmek değil ama grip dışında da günlük hayatımızda karşılaştığımız sağlık problemleri ister istemez modern tıbba dair bildiklerimi sorgulamama yol açabiliyor…
MR çektirmek için o kocaman makinenin içinde hareketsiz kalmam gerektiği söylendiğinde, “Bu ne böyle, bunun daha az yer kaplayan, modern hali yok mudur” sorusunu sormuştum. Geçtiğimiz yıllarda internette dolaşan, on yıllar önce bir bankanın bilgisayarlı sisteme geçişinin reklamı olan kocaman bilgisayar fotoğrafı gelmişti aklıma. Acaba, yıllar sonra bu MR cihazları da aynı muameleyi görür mü? Ya da ülser-reflü-gastrit gibi mide hastalıklarındaki en kesin tanı yönteminin hâlâ boğazdan sokulan bir boru yoluyla yapılan endoskopi olması da bu çağ için şaşırtıcı gelmiştir hep. Bir taraftan bu yöntemler kullanılırken ve grip(!) hâlâ geniş kitlelerin problemi olabiliyorken diğer taraftan da insan klonlanmasının tıbben mümkün olabileceğine dair haberlerin çıkması hayattaki eşitsiz gelişmenin tıpta da bütün yoğunluğuyla var olduğunu gösteriyor. Tabii ki, insan klonlanabiliyorsa grip de mutlaka yok edilmiş olmalıydı diye bir koşul yok ama yine de tıptaki gelişmelerin farklı hızlarda ilerlediğine dair önemli bir gösterge gibime geliyor. Zaten dünyanın değişik ülkelerindeki ortalama yaşam sürelerinin farklı olması da bunun işareti ancak bazı ülkelerde onlarca yıl önce kökü kazınmış bir hastalığın daha yoksul ülkelerde halen daha binlerce can alması bu eşitsizliğin daha derin boyutlarda olduğunu gösteriyor.
Bu eşitsiz gelişmenin kökeninde milyarlarca dolarlık büyüklükleriyle ilaç firmalarının tercihlerinin payı yok mudur acaba? Neticede, kâr maksimizasyonu yapmak isteyen şirketlerden bahsediyoruz. Hayır, burada bazı hastalıkların çaresinin aslında bulunduğunu ancak ilaç satışı yapmak için bilinerek engellendiğini, bazı hastalıkların tamamıyla laboratuvarlarda üretilen virüsler yoluyla insanlara bulaştırıldığı, sonrasında da tedavisine yönelik ilaçların piyasaya sürülerek milyonlarca dolar kâr edildiği gibi internet alemine özgü spekülatif, bilgiye dayanmayan komplo teorilerinden bahsetmeyeceğim. Bu komplo teorilerini bir yana bırakırsak bazı alanlarda diğerlerine göre daha hızlı yol alınmasında veya bazı alanlarda hiç yol alınamamasında ilaç firmalarının tercihleri de etkili olabilir mi? Örneğin; AIDS’in ilk görülmeye başladığı dönemlerde eşcinsellerle Afrikalılara has bir hastalık olduğu, dolayısıyla bu “sapkın” veya “ikinci sınıf insanların” hak ettikleri cezayı buldukları Katolik kilisesinin önemli savlarından biri değil miydi? Bu dönemde bu hastalığın tedavisine ayrılan fonların çok küçük olmasında bu köktendinci görüşün çok önemli payının olduğu öteden beri söylenegelmektedir. Neticede, ekonomik olarak bir değer ifade etmeyen, ihmal edilebilir-gözden kolaylıkla çıkarılabilir ve hatta olmasalar daha iyi olacak bir hasta hedef kitlesinden bahsediyoruz. Ne zaman ki, hastalık beyaz-zengin-orta sınıf şahsiyetlere de bulaşmaya başladı, sorunun geniş kitleleri ilgilendiren bir sorun olduğu gerçeği kabullendi ve büyük fonlarla bu yönde tıbbi çalışmalar hız verilerek belirli bir noktaya gelindi. Aynı şekilde, halk arasında kene ısırması sonucu ölümü olarak bilinen Kırım Kongo kanamalı ateşi hastalığının etkili olduğu coğrafyanın çok dar olmasının bu hastalığa ayrılacak bütçenin, karşılığında elde edilecek getiriyi aşmasına neden olacağı için bu hastalıkla ilgili olarak yeterince çalışma yapılmadığı da ifade edilmektedir. Ülke olarak her yaz onlarca kayıp vermekteyiz kene ısırmasına oysa.

O zaman akla şu soru gelmektedir: İnsan sağlığı söz konusu olduğunda muhatap; sürekli "fizibıl " olanı arayan ve maliyet minimizasyonu –kâr maksimizasyonu ekseninde çalışan şirketler mi olmalıdır yoksa vatandaşların özgür ve sağlıklı bir birey olarak hayatlarını devam ettirmesini sağlama görevi olan devlet mi olmalıdır? Bu arada ülkemizde bu sorunun cevabı son yıllardaki sağlıktaki dönüşüm politikalarıyla net bir şekilde verildi. Çokça örnekten sadece biri; ülkemizde SSK’nın daha ucuza ilaç üreten birimi kapatıldı ve ilaçlar şu anda özel sektördeki ilaç firmalarından temin edilmektedir. Sağlık politikalarında şirket mantığının olmadığı en iyi örnek, taraflı tarafsız hemen herkesin hem fikir olduğu, Küba’dır. 50 yılı aşkın süredir ambargo altında yaşama zorunda bırakılan bu küçük ülke, çocuk ölüm oranlarının düşüklüğü, aşılamalarla birlikte tamamen yok edilen hastalıklar, bazı hastalıklar konusunda dünyada önemli bir tedavi merkezi olması, gerek eğitmen olarak gerek doğal afetlerde yardım etmek amacıyla tüm Latin Amerika’ya verilen doktor desteği düşünüldüğünde tıp alanında dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir. Kıt kaynaklarına rağmen sağlık alanında Küba’nın bu kadar başarılı olmasının nedeni, diğer ülkelerden farklı olarak yaptığı insana ve insan sağlığına bakış açısıdır. Devletin harcama kültürü ( Daha çok silah alımı mı, daha çok sağlık harcaması mı) de buna göre planlanmıştır. Çünkü, yaşama hakkı temel bir haktır ve statüsünden, sınıfından, cinsiyetinden, yaşından, ekonomik durumundan bağımsız olarak her insan gerektiğinde hiçbir bedel ödemeden tıbbi destek alabilmelidir. Devlet nasıl ki, insanların sokaklarda birbirlerini öldürmesini engellemek için vatandaşın can güvenliğini sağladığı iddiasıyla polisiye tedbirler alıyorsa, sağlık güvencesi olmayan hasta bir vatandaşının da TV programlarında ünlü şahsiyetlerin yardım kampanyaları sonucu elde edeceği gelirle tedaviye muhtaç olmasını engelleyecek sağlık politikaları geliştirmek zorundadır. Polisiye tedbirler aslında çoğunlukla direkt bir tehdit olmadan da sürekli vardır ancak ölümcül hastalık gibi artık insanın can güvenliğini direkt olarak tehdit eden ve sonucu neredeyse kesin olan bir konuda devletin tepkisiz kalması aslında devletin “can güvenliği”nden anladığıyla bizim anladığımız arasında büyük bir fark olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Modern tıp, şirketlerin tekelinde yönetilen önemli bir “sektör” olmaya devam ettiği müddetçe sıradan vatandaşın tedaviye ulaşma ihtimali de o kadar zor olacaktır. Bazı hastalıklar araştırma alanından çıkacak, bazı hayatlar ihmal edilebilecektir. Hastalıklar-ölümler istatistiki birer data olarak hayatımızda yer alacaktır. Kararlar bu datalara göre alınacaktır. Bu arada insanlar hayatlarını kaybedecektir. Bu alanda yaşam hakkının temel oluşturduğu bir dönüşüm esastır. Bu dönüşüm için ne gerektiği konusunda sözü, genç yaşta ölümüyle hepimizi kedere boğan, “Şair Ceketli Çocuk” Kazım Koyuncu’ya bırakıyorum. Ölmeden çok kısa bir süre önce Umay Umay ile yaptığı röportajda, Umay Umay’ın “Tıp’la ilgili ne düşünüyorsun” sorusuna verdiği cevap bütün bu sistemi çok güzel bir şekilde özetlemektedir…
“Bir kere masum sempatilerinden bahsetmem lazım. Özellikle Türkiye'de herkes doktorlara sempati duyarlar. Ben hâlâ öyleyim. Sistemle ilgili konuşursak işler bozuluyor. Ya da bilimle ilgili konuşursak… Bilim, tıp sistemin bir parçası olursa eğer -ki öyle- benim için çok da fazla bir şey ifade etmiyor. Yine devrimcilik meselesi Umay, bence iyi bir bilim adamının da devrimci olması gerekiyor. Hayatı yönlendiren, etkileyen, değiştiren insanların devrimci olması lazım, sistemin bir parçası değil. Bilimin ışığına hep inandım ama tıp bende hayal kırıklığı yarattı. Her şeyin sadece bir standart olduğunu görmek dayanılmaz bir şey. Bu standartlar içinde hastalığımı beğenmedim…….Bir kanser panelinde şunu söyledim; vicdan ve cesaret bilimde yoksa benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Sadece bilgi yetmiyor. Bilginin vicdanla sınanması gerekiyor artık. Dediğim gibi devrimci olmaları, normal algının ötesine geçebilmeliler. Bu olmadığı sürece kimse tıptan fazla medet ummasın. Tabi ki önemli tıp, böbreğin ağrıması, diş ağrılarının durdurulması, acısız tedaviler ama özünde başka şeyler de var. Hayatı sonsuzlaştırsınlar, tıp ölümü yok etsin demiyorum fakat….hayatı politikacılar yönlendirmiyor ki Umay. Doktorlar, sanatçılar, mühendisler..,bunlar yönlendiriyor hayatı. Aptallar Aptallar sadece yönetiyor.”Gracias A La Vida

“Hava çelik bir ustura gibi
Dışarda kar yağıyor
Zemherinin en acımasız günleri
Dışarda kar yağıyor
Öyle masallardaki gibi incecikten
Ya da lapa lapa değil
Döne döne
Buram buram
Dışarda kar yağıyor
Hava ustura gibi soğuk
Minicik elleriyle
Üşümüş ayaklarını ovuşturan çocuk
Geceleyin araba vapurunda ürkek gözlerle
Biletçiyi kolluyor
Dışarda kar yağıyor
Morarmış ellerini
Isıtmaya yetmiyor nefesi
Kimi kimsesi
Gidecek bir yeri yok
Dışarda kar yağıyor
Sırtında paltosu yok
Dışarda kar yağıyor
Ayağında pabucu yok
Dışarda kar yağıyor
Hava soğuk çok soğuk çok
Gün yılın bir çocuk günü olabilir
Yıl dünya çocuk yılı olabilir
Onun bunlardan haberi yok
Üşümüş acıkmış
Sıcacık bir çörek gibi güneşi düşlüyor
Sevilmemiş
Bilinmemiş
Unutulmuş
Dışarda kar yağıyor”
O kendine özgü muhteşem ses ve yorumuyla 30 yıl öncesinden böyle seslenmişti Ünol Büyükgönenç. 1979 Dünya çocuk yılı vesilesiyle yaptığı ve kendisine Altın Mikrofon ödülü de kazandıran “Dışarıda Kar Yağıyor” adlı bu şarkı, 80’li yılların sonunda, büyük bir çoğunluğu Nazım’a ait olan şiirlerin bestelerinden oluşan şarkılarla birlikte o benzersiz “Güzel Günler Göreceğiz” albümünde yer almıştı.
Dünya çocuk yılında, çelik bir ustura gibi havada minicik elleri morarmış, buram buram yağan karın altında gidecek yeri ve kimsesi olmayan, bilinmemiş, unutulmuş bir çocuğun öyküsünü aktarıyordu Ünol Büyükgönenç. Yılın 1979 Dünya Çocuk Yılı olmasının veya günlerden bir çocuk günü (23 Nisan, 20 Kasım, 1 Haziran veya 4 Ekim) olmasının o küçücük çocuğun yaşamında hiçbir önemi olmadığını, o küçük çocuk dahil hepimiz biliyoruz. Çünkü, yoksulluğun ve yoksunluğun nedenleri, takvimde herhangi bir zamana işaret koyarak, herhangi bir günü veya yılı isimlendirerek yok edilemeyecek kadar derinlerdedir. Peki 30 yıl öncesinin Türkiye’sinde çocuklarımıza daha iyi bir yaşam sunamıyorduk da, şimdi, dış dünyaya eklemlendiği, hızla geliştiği, büyüdüğü söylenen modern Türkiye’de durum nasıl? Alın size memleketimden çocuk manzaraları…
Artık sırf ellerinde taş izi var, yüzleri terli diye terör örgütüne yandaşlık suçuyla geride bıraktıkları ömürlerinden daha fazla hapis cezası alan çocuklarımız var…Memuru, müdürü, esnafıyla şehrin ileri gelenlerinin defalarca tecavüz ettiği küçük kız çocuklarımız var…Babasıyla birlikte ayağında terlikleriyle terörist diye tüm vücudu delik deşik edilen 13 yaşındaki Uğur var… Kayıtsız-sigortasız-güvencesiz, ağır işlerde saatlerce çalışan çocuklarımız var…Dışarıda oynarken bir bomba patlaması sonucu tüm vücudu paramparça olan, vücudunun parçaları annesinin eteğinde toplanan 12 yaşındaki Ceylan var…Çocuk yaşlarda evlendirilen, onlara dayatılan geleneklere aykırı davrandığı için resmi kayıtlara “intihar” olarak geçilen ancak aileleri tarafından öldürülen çocuklarımız var…20’li yaşlarda ortalama bir şirkette-bankada üç kuruşa çalışma imkanı bulabilmek için özel okul-dershane-özel ders üçgeninde bir ömürleri geçen çocuklarımız var…Anne-baba-okul-patron-usta şiddetine maruz kalan çocuklarımız var…Doğu-Güneydoğu’dan güvenlik nedeniyle zorla göç ettirilmiş, büyük şehirlerin çeperlerinde aç-korunaksız-sağlıksız yaşamak zorunda bırakılan çocuklarımız var…Köprü altlarında, sokaklarda tinere-açlığa mahkum, tacizlerden tecavüzlerden koruyamadığımız binlerce çocuğumuz var…
Unutmadan söyleyeyim, bir de dünyada sadece bizde olmasıyla övündüğümüz bir çocuk bayramımız var. Ancak ilginçtir; dünyada örneği bulunmayan bu çocuk bayramında, çocuklara hediye olarak bir günlüğüne büyüklerin yerine geçme fırsatı veriyoruz. Tabi ellerine de kendi repliklerimizi tutuşturuyoruz. İyi çocuk olmanın ödülü; çocuk olmamak, büyük olmak! Zaten hep “büyümüş de küçülmüş” diye tanımlanan çocukları daha çok sevmez miyiz? Anlamını bile bilmedikleri kelimelerden müteşekkil kahramanlık şiirlerini hıçkırıklar ve gözyaşları içinde okuyan çocuklar değil midir şiir okuma yarışmalarında (!) ipi göğüsleyenler, sonra da ana haber bültenlerinde ağırlananlar?
Ekim ayının ilk Pazartesi’si Dünya çocuk günü olarak kutlanıyormuş. Bugün, yani 4 Ekim; tam da, “Yılın bir çocuk günü”. Ünol Büyükgönenç’in 30 yıl öncesinden söylediği gibi, çocuklarımızın bundan haberi yok, bilseler bile bunun onlara bir faydası yok. Tıpkı biz büyükler gibi, tıpkı diğer çocuk günleri gibi, 4 Ekim dünya çocuk günü de, çocuklarımızı; açlıktan, tecavüzden, şiddetten, soğuktan, yoksulluktan, ölümden, hapishaneden koruyamıyor. Onlara güzel bir gelecek hazırlamak bir yana, bugünlerini bile güvence altına alamıyoruz. 4 ekim dünya çocuk günü hepimize kutlu olsun…
Gracias A La Vida

-Başta polis ve askerler olmak üzere kamu görevlilerin özlük haklarında düzenleme yapılan Ekvator’da asker ve polislerden oluşan bir grubun darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Darbeci polislerin çevresini kuşatmasıyla hastanede rehin tutulan Devlet Başkanı Rafael Correa, Ekvator ordusu tarafından düzenlenen bir operasyonla kurtarıldı.
-Şili’de yerin 450 metre altında mahsur kalan madencilere yönelik kurtarma çalışmalarında madencileri kurtaracak üç kapsülden birinin madencilere ulaştığı bildirildi. Kapsüllerde ihtiyaç maddeleri ve oksijen tüpü yer alıyor.
-Venezüella’da yapılan parlamento seçimlerinde Hugo Chavez’in Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi, 165 sandalyeli parlamentonda 95 sandalye kazanarak çoğunluğu elde etti.
-Eşcinsel evliliklere izin veren ilk Latin Amerika ülkesi olarak tarihe geçen Arjantin’de, şimdi de kürtajın yasallaşması için gösteriler düzenleniyor.
- 1946-1948 yılları arasında Guatemala vatandaşlarının ABD’de frengi araştırmalarında denek olarak kullanılmasının ortaya çıkması üzerine Başkan Obama, Guatemala Devlet Başkanı Alvaro Colom’u telefonla arayarak resmen özür diledi. Ancak Alvaro Colom, uygulamaların soykırıma eşdeğer olduğunu ve hükümet olarak olayın aydınlatılması için ellerinden geleni yapacaklarını belirtti.
Gracias A La Vida

Aslında 11 Eylül tarihine denk gelecek bir yazı yazmayı planlıyordum ancak o dönem fırsat bulamadım. Konunun tarihselliği de düşünüldüğünde her daim güncel olan bu konuyu bugün de gündeme getirebileceğimizi düşünüyorum.
Nasıl ki, 1980 yılından itibaren, 12 Eylül sadece yılın bir gününü belirten sıradan bir tarih olmayıp idamlar, gözaltılar, tutuklamalar ve işkencelerle birlikte büyük bir toplumsal dönüşüme işaret ediyorsa, 2001 yılından itibaren de 11 Eylül, sıradan bir tarihe denk düşmemektedir. Kısaltmaları seven Amerikalıların 9 / 11 olarak ifade ettiği saldırılar, o ana kadar çok sayıda savaşa katılmasına rağmen hiçbirini kendi toprağında yaşamayan ABD’liler tarafından şaşkınlık ve korkuyla karşılanmıştı. Amerikan televizyonlarının “US under attack” başlığıyla verdiği saldırıların bilançosu çok ağırdı; binlerce insan katledilmişti.
11 Eylül 2001 herkesler tarafından çokça konuşulduğu için biz başka bir 11 Eylül’e işaret edeceğiz. 11 Eylül, 2001 yılındaki saldırılara “isim” olmadan uzun yıllar önce, 1973 yılında, dünya tarihi açısından yine çok önemli olan bir olayın yaşandığı bir tarihe denk düşüyordu. Yine ABD’nin içinde olduğu ancak bu sefer mağdur olarak yer almadığı bu diğer 11 Eylül; 1973 tarihinde, ABD, CIA ve uluslar arası şirketlerin desteğiyle General Pinochet’nin Şili’de askeri darbe yaparak, seçimle iş başına gelen Sosyalist Salvador Allende’yi katletmesi, yönetimi devralması ve bir askeri diktatörlük kurmasıdır.
11 Eylül 1973 tarihine kadar gelen süreci kısaca hatırlamak gerekirse; 1970 yılında seçimle iş başına gelen sosyalist Allende hükümeti, kritik sektörlerde kamulaştırmalar yapmış, bu da başta ABD olmak üzere uluslar arası sermaye çerçevelerinde korku yaratmıştı, bu dönemlerde ülkede yaşatılan kaosa rağmen, Allende hükümeti 1973 yılındaki seçimlerde de galip gelmiş ve iktidardaki yerini perçinlemişti. Ancak, ülke içindeki ve dışındaki muhaliflerin desteğiyle 11 Eylül 1973 yılında General Pinochet darbe yaptı. Allende’nin içinde bulunduğu Başkanlık sarayı La Moneda önce bombandı (Yazının başındaki resim), sonra da saraya birlikler girdi ve Allende katledildi (Alttaki resim Allende’nin son resmidir). Ardından 17 yıl süren bir diktatörlük dönemi başladı. Bu dönemde binlerce insan öldürüldü, işkenceden geçirildi, sürgün edildi. Bulutsuzluk Özlemi’nin daha güzel şarkılar yaptığı dönemde ürettiği ve “El pueblo unido jamas sera vencido” sloganlarının yükseldiği “Şili’ye Özgürlük” şarkısı hem bu darbeyi hem de süreci çok güzel bir şekilde anlatmaktadır.

Aralarında 28 yıl olan her iki 11 Eylül arasındaki bağlantı da “İşçi sınıfının şairi” Ken Loach tarafından kuruldu. Ken Loach, “11'09''01 - September 11” filminde kendine ait kısa filmle bu konuya değindi. Söz konusu film, yine 9/11 kodlamasına gönderme yapılarak, 11 ayrı yönetmenin kendi bakış açılarıyla 11 Eylül saldırılarını anlattığı ve her biri 11 dakika 9 saniye süren birbirinden bağımsız 11 kısa filmden oluşmaktaydı. Ken Loach’ın yaptığı kısa filmde, 1973 yılındaki darbeden dolayı İngiltere’de sürgünde yaşayan Şili’li bir göçmen, 2001 saldırısını yaşayan Amerikalılara, kendi ülkesinin 11 Eylül’ü olan 11 Eylül 1973 yılındaki darbeyi anlatıyordu. Amerikalılara çok acı sonuçları olan bir başka 11 Eylül daha olduğunu hatırlatıyordu. (Bu arada söz konusu filme dahil olan en radikal kısa filmin ABD’li aktör Sean Penn’den gelmesi ise ilginç bir ayrıntı olarak dikkat çekmektedir).
Darbenin yapıldığı 11 Eylül sabahı Allende ulusal radyodan halkına son kez seslendi. Allende’nin darbeye karşı tavrına, bu ortamda dahi yaptığı konuşmaların içeriğine, verilen mesajlara, iyiye ve güzele dair olan inancına bakarsak ne kadar benzersiz bir liderle karşı karşıya olduğumuzu kolayca görebiliriz. İşte, bugünlerde Latin Amerika’daki gelişmeleri hayranlıkla izleyenler kişilerin “Nasıl oluyor bütün bunlar?” sorusunun cevabının bir kısmı da Allende’nin bu son konuşmalarında yatmaktadır. Bugünün demokrasi kahramanları Avrupalı ülkelerinin sömürgesinden kurtulmak için yüzlerce yıl mücadele edip bağımsızlıklarını kazanan, ancak sonraki dönemlerde de ABD’nin hemen yanı başlarında olması nedeniyle her olumlu gelişmeleri darbelerle, provokasyonlarla kesintiye uğrayan, bıkmadan usanmadan darbelerle mücadele eden; neticede yüzlerce yıllık mücadele geleneği olan, Allende gibi liderlerin olduğu bir coğrafyadan söz ediyoruz. 11 Eylül’de yaptığı son konuşmasıyla sözü Allende'ye bırakıyoruz...
“Dostlarım,
Hiç şüphe yok ki, bu sizlere seslenmek için son fırsatım. Hava Kuvvetleri Magallanes Radyosu’nun vericilerini bombaladı.
Sözlerim sitem değil, hayal kırıklığı taşıyor. Umarım, kendi sözlerine ihanet edenlerin utancı olurlar… Şili’nin askerleri, birer unvandan ibaret başkomutanları, kendi kendini Donanma Komutanı ilan eden Amiral Merino, daha dün Hükümet’e sadakatini sunan, bugün ise kendini Carabinero’ların (paramiliter polis) başı ilan eden General Mendoza…
Bu koşullarda, sözlerim sadece işçilere: Teslim olmayacağım!
Bu tarihi dönemeçte, halka olan sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Ve onlara, binlerce Şilili’nin tertemiz vicdanına serptiğimiz tohumların kuruyup gitmeyeceğinden şüphem olmadığını söyleyeceğim.
Güçlüler ve bize üstün gelecekler, ancak toplumsal dönüşümler ne suçla ne de güçle bastırılabilir. Tarih bizimdir, tarihi toplumlar yapar.
Ülkemin emekçileri, adalete olan büyük özleminizin ancak bir sözcüsü olan, Anayasa’ya ve kanunlara bağlı kalacağına söz vermiş bu adama gösterdiğiniz sadakat için teşekkür ederim. Sizlere seslenebildiğim bu son anda, yaşadıklarımızdan ders çıkartmanızı diliyorum: Yabancı sermaye, emperyalizm, gericilikle birlikte Silahlı Kuvvetlerimizin kendi geleneğini bozmasına varan koşulları hazırladılar. Bu geleneğin kurucuları General Schneider ve Komutan Araya da, bugün dışarıdan aldıkları destekle kendi çıkarlarını ve imtiyazlarını korumaya çalışan aynı sosyal kesimin kurbanlarıdır.
Esas olarak size sesleniyorum, ülkemin mütevazı kadınları, bize inanan köylü kadınlarımız, çocuğunu esirgediğimizi bilen anneler… Size sesleniyorum Şili’nin fikir işçileri; kapitalist toplumun avantajlarından bahsedip duran meslek örgütleri ve sendikalar tarafından yaratılan kargaşaya karşı çalışmaya devam eden yurtseverler… Size sesleniyorum, ülkemin gençleri, öğrencileri, şarkılarını söyleyenler, bize neşelerini ve mücadele ruhunu verenler… Size sesleniyorum Şili’nin insanları, işçiler, köylüler, aydınlar, zulüm görecekler; ülkemizde faşizm saatlerdir iş başında. Harekete geçmesi gerekenlerin sessizliği karşısında terörist baskınlar yapıyor, köprüleri havaya uçuruyor, demiryollarını kesiyor, gaz ve petrol borularını imha ediyorlar. Suçludurlar. Tarih onları yargılayacaktır!
Hiç şüphe yok ki Magallanes Radyosu susturulacak. Sakin ve metalik sesim sizlere ulaşamayacak. Sorun değil. Sesimi duymaya devam edeceksiniz. Her zaman yanınızda olacağım. En azından, onurlu ve ülkesine sadık bir adam olarak hatırlanacağım.
Halkım kendini savunmalı ancak kurban etmemelidir. Halkım, kendisinin yok edilmesine veya kurşunlarla delik deşik edilmesine izin vermemeli, ancak aşağılanmaya da müsaade etmemelidir.
Ülkemin işçileri, Şili’ye ve yazgısına inanıyorum. Başka insanlar, ihanetin galebe çaldığı bu karanlık ve acı anı yenecekler. Siz de bunu bilerek ilerlemeye devam edin; er ya da geç, o büyük caddeler tekrar açılacak ve özgür insanlar yeni bir toplum oluşturmak için o caddelerden yürüyecekler.
Yaşasın Şili! Çok yaşa halkım! Yaşasın işçiler!
Bunlar benim son sözlerim, fedakârlığımın boşuna olmadığından eminim. Sonunda, en azından, suçu, alçaklığı ve ihaneti cezalandıracak bir ahlak dersi olacak”
Gracias A La Vida

Gazetelerde ve televizyondaki bir haber dehşet uyandırdı özellikle beyaz yakalı dostlarımızda. Burada içki içiliyor diye Tophane’deki beş sergi basılmış, saldırganlar biber gazı, bıçak, kırık şişeler, demir sopalar ve coplar kullanarak yerli ve yabancı katılımcılara saldırmıştı. Katılımcılar hastaneye kaldırılmış ve galerilerin camları kırılmıştı. Sonuç açıktı: Hızla modern-laik Türkiye çizgisinden uzaklaşıyorduk, yaşam alanımız daralıyordu, gelecekte kadınlar sokakta dahi dolaşamayacaktı, hiçbir yerde içki içilemeyecekti.
Öncelikle, birkaç gün önce sergilenen insanlık dışı bu şiddet gösterisine hiçbir ön koşul koymadan, hiçbir şerh düşmeden tepki duyduğumuzu, yaşam alanımıza müdahale anlamındaki her türlü zorba girişime karşı olduğumuzu belirtelim ki, meramızı daha iyi anlatabilelim. Devamında, söylenme düzeyinde de olsa, sessizce de olsa beyaz yakalıların bu linç girişimine tepkide bulunmasını ülke adına iyi bir gelişme olarak değerlendirdiğimizi belirtelim. Bize mutluluk hissi veren bu gelişmeyi aklımızda tutarak, tepkilerin bize pek de normal gelmeyen bir tarafını ele almaya çalışalım.
Olayı aktaranların yüz ifadelerine, ses tonlarına baktığımızda hayatında ilk defa UFO görmüş insanla karşılaştığınız hissine kapılıyorsunuz. Olaylar öyle bir şaşkınlıkla aktarılıyor ki, sanki bu ülkede ilk kez bu şekilde bir saldırı olmuş, sanki ilk kez korunaksız insanlar linç edilmeye çalışılmış ( Yukarıda düştüğüm şerhi burada tekrar hatırlamakta fayda var: Olaylar dehşet verici ve şiddetin yaygın olması / hep var olması, şiddeti sıradanlaştırmamalı, şaşırma –tepki koyma hissimizi elimizden almamalı). Oysa yakın tarihimize bakabilseydik, bu saldırıdan daha ağır sonuçlar üreten ünifomalı-üniformasız çok sayıda saldırının olduğunu, sırf öteki olduğu için linç edilen, kendilerine yaşam alanı bırakılmayan binlerce insanla aynı havayı soluduğumuzu kolayca fark edebilirdik. Örnek mi istiyorsunuz, o zaman ünlüsünden sıradan vatandaşımıza kadar herkesin başına gelen olaylardan örnekler sıralayalım. F tipi cezaevlerini protesto etmek için basın açıklaması yapan gençlere Trabzon, Edirne, Erzincan’da yapılan linç girişimleri, Bilgi Üniversitesi’nde Ermeni meselesiyle ilgili konferans düzenleyen aydınlara-yazarlara yapılan saldırılar, resmi kurumların talebi üzerine Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu tarafından hazırlanan Azınlıklar Raporu’nun okunduğu basın toplantısının basılması ve kameralar önünde açıklamaların yazıldığı kağıtların yırtılması, Hrant Dink’e karşı Agos gazetesi önünde ve mahkeme çıkışlarında yapılan gösteriler, bir ödül töreninde Ahmet Kaya’ya fırlatılan çatal-kaşıklar, Ahmet Kaya baskılı tişört giydiği için linç edilmeye çalışılan gençler, TCK 301’den yargılanan Orhan Pamuk’a mahkeme giriş-çıkışında saldırı girişimleri, polis destekli olarak kampüse giren ülkücülerin satırlarla bıçaklarla kantindeki öğrencilere (solcu, oruç tutmayan, uzun saçlı olan, vb.) saldırması, travestilere ve eşcinsellere sokaklarda uygulanan şiddet, Bursa’da, Adapazarı’nda, Hatay’da Kürtlerin oturduğu mahallelere yapılan saldırılar, çingene mahallelerine taşlı-sopalı saldırılar … liste böylece uzayıp gider...

Örneklerden sonra şimdi de sorularımızı sıralayalım: Bunca linç girişiminin olduğu bir ülkede niye bunlar dikkat çekmiyor, basın ve kitleler tarafından sahiplenilmiyor da, resim sergisinin basılması bu kadar dehşet verici oluyor? Yaşam alanının yok edilmesi derken tam olarak ne kastediliyor? Resim sergisinin basılması yaşam alanına müdahale de; bir aydının yazarın fikrini beyan etmesine, bir gencin sevdiği sanatçının resminin basılı olduğu tişörtü giymesine izin vermemek yaşam alanına müdahale değil midir? Yoksa, sözü geçen olaylarda linç edilen-edilmeye çalışılan, yaşam alanı bırakılmayan kitleler “öteki” olduğu için farklı davranışı hak etmiş olabilir mi? Solcular, travestiler-eşcinseller, Kürtler, Ermeniler, muhalif aydınlar, yazarlar, muhalif öğrencilerden oluşmuş bir kitleden bahsediyoruz neticede. Bu insanların genelinin resmi ideolojiyle barışık olmamaları, linç edilmelerini haklı mı kılıyor diğer insanların gözünde? Birkaç gün önceki saldırıya büyük tepki duyanlar acaba bu olaylar yaşanırken ne düşündü? Bu kişiler bizden değil, bizi ilgilendirmez mi dediler? Ya da bunlar nasıl olsa hak etmiştir diyenler var mıdır içlerinde? Bunların tamamını yok edeceksin ki memleket temizlensin diyen var mıdır peki? Her şeyin olduğu gibi “Şiddetin de taşeronlaştırıldığı” bir ülkede yaşamak hiç mi endişeye sebep olmadı? İnsanların bir kere kendilerini adalet dağıtıcısı olarak görmeye başladı mı, yargılamalarının da infazlarının da ne zaman, nerede, kim için başlayacağının hiç belli olamayacağını göremediler mi? Bir sonraki hedefin kendileri olabileceğini düşünmediler mi? Muktedirlerin gözü dönmüş bu kalabalıkların sırtını sıvazlamasının kitlelerin bir sonraki saldırıya daha bir özgüvenle katılmasına sebep olacağını tahmin edemediler mi? Bu kitlelerin artık birer saatli bomba olduğunu anlamadılar mı?
Hiç sanmam ama bu şiddet iklimi bizi de yok eder diye düşünen var mıdır? Bu saldırılara dur demedikçe, tavır koymadıkça, karşı durmadıkça kendi hayatlarının da artık daha korunaksız olduğunu görmek bu kadar zor mu? Hani şu meşhur “papazı dövdürmeyecektik” öyküsü vardır ya, tam da bugünlerde hatırlamakta fayda var…
“Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. “İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın” diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. “Kaç paraysa veririz” diyerek yemeye başlamışlar.
Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyor. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve Papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk.
Dönmüş Ermeni’ye, “Bak bu adam Türk, yesin malımı, benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönmüş. “Müslüman’sın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk’tür, kardeşimdir” diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk’ün hoşuna gitmiş. Biraz sonra Türk’e dönmüş ve “Tamam anladık Türk’sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?” diyerek Türk’e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönmüş ve “Biz” demiş “Papazı dövdürmeyecektik!”
Evet, sevgili beyaz yakalı dostlarım; nasıl ki sanatçıyı, , sergi ziyaretçisini, içki içeni dövdürmeyeceksek; papazı da, solcuyu da, öğrenciyi de, travestiyi de, kürdü de, ermeniyi de, muhalifi de dövdürmemek lazım. Kendimizi bu şiddet iklimine kaptırmamamız gerekiyor; neticede bu ateş hepimizi yakıyor, ses çıkarmazsak daha da çok yakacak…
NOT: Ali Şimşek'in Birgün'deki Sanat isteyen Şişli'ye gitsin yazısı da, Tophane'deki saldırıları “mutenalaştırma, soylulaştırma” açısından değerlendirerek konuya farklı bir açıdan bakmaktadır.
Ayrıca, yukarıdaki yazıdan sonra, yazıda da linç kültürüne örnek gösterilen iki olayla ilgili olarak yeni gelişmeler oldu. İlki, linç olaylarının tüm hızıyla devam ettiğini gösteren bir olay: F Tipleriyle ilgili taleplerini dile getiren topluluğa bu sefer Bolu’da saldırılar oldu. Diğeri ise, umut verici bir gelişme: Manisa’da çingenelere yapılan saldırılara karışanlarla ilgili olarak Savcının “Ayrımcılık” suçundan da ceza talep etmesiydi.